Trekist Sıra Dışı Etkinlikler Grubu

 

 
14.07.2010 17:06




En Yakın Etkinlik
-------------
18 Temmuz
Dere Yürüyüşü
Doğançay



Hava Durumu

Google Grup Listesine
Üye ol


Forum Sayfaları


2010 Aktivitre Raporları

 


Aktivite Yer Tarih Rapor Foto Clip
Kaçkarlar-2 Rize 15-08-2009 Cengiz Eker Katılımcıların hepsi
aa

 

                                             Kackarlar 15-22 Ağustos 2009
Rapor no 1
Trekist ile birlikte çok güzel bir aktiviteyi de başarılı bir şekilde tamamlayarak evlerimize döndük.
Aktivite raporunu,  her zaman ilklerin adamı Sayın Erdal Bayraktar'ın Tazı konyonu raporlamasındaki gibi günlük raporlar halinde 7 günlük mini rapor halinde yazmaya çalışacağım. Böylece hem yazan hem de okuyanlar için fazla sıkılmadan takip edilebilir bir rapor olacak.
Sizleri gereksiz yere sıkmamak için teknik veriler (süre ,yol,yükseklik vs) rapor içinde mümkün olduğunca az kullanılacak, ancak daha sonra isteyenin ulaşabileceği şekilde dernek sitesine yüklenecektir.
Günlük rapora başlamadan önce, dönüş sonrası izlenim ve duygularımı da sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sizlerinde bildiği üzere 22 Ağustos'ta Kaçkarlar'dan döndük. Ertesi gün (Pazar) çoğumuz gibi bende dinlenirken iki eski anekdot aklıma takıldı.
Geçmiş yıllarda seyretiğim bir Tv kanalında, bilimsel bir deney için uzaya gönderilen, ve bir süre orada yaşamak zorunda kalan orta yaslı bir bilim adamı ile yapılan röportajı hatırladım. Bilim adamı uzayda kaldığı sürede yaşadığı deneyimi anlatırken, "uzaydan dünyaya bakmanın muhteşem bir şey olduğunu, O kocaman dünyamızın ne kadar küçük kaldığını, Dünyada iken kendimize problem olarak gördüğümüz şeylerin ise hiç görünmediğini/bir öneminin kalmadığını" söylemiş ve "İmkan olsa da  tüm devlet adamları ve politikacıları bir gemi ile uzaya gönderebilsek ve bu açıdan dünyaya bakmalarını sağlayabilsek, inanın tüm anlaşmazlık ve savaşlar o an biter" seklinde bir yorum yapmıştı.
Kaçkarlar için de aynısını yapabilsek "tüm devlet adamları ve politikacıları oraya götürüp neler kaybettiklerini gösterebilsek," inanın çevre ile ilgili kanunlar,yönetmelikl er çok hızlı bir şekilde imzalanır ve uygulamaya geçilebilir.
İkinci olarak ta, "uzayda uzun süre kalan astronotların, Dünyaya dönüşlerinde basınç nedeni ile, bir süre yerlerinden kalkmakta zorlandıkları, vücutları normal basınca alışıncaya, kadar bir süre oturmak/yatmak zorunda kalmaları" idi.  Buna benzer bir etkiyi dalgıç bir arkadaşımdan da "dalış esnasında sürekli basınç altında kalmak insanı aşırı yoruyor." şeklinde duymuştum. 
Bir hafta 1.500- 3.000 m aralığında yaşamak ve sonrada tekrar 0 metre'ye inmek, sizleri bilemem ama bende de aynı etkiyi yaptı. Pazar günü saatlerce yatmak zorunda kaldım. Halbuki Kaçkarlar'da saatlerce yürüyüp, tırmanış yapmamıza rağmen, 1-2 saat içinde tüm yorgunluğumuz yokoluyor, gece geç saatte yatmış olsak bile birkaç saatlik uyku sonrasında erkenden dinç bir şekilde kalkalabiliyorduk.
Buda bugüne kadar öğretilenleri tekrar sorgulamama neden oldu.  Demek ki insan için, 0 metre deniz kıyısında yaşamak, Bir dalgıcın sürekli su altında yasaması gibi bir basınç altında yasamı ile eşanlamlı.  Bunun yerine 2.000 metrelerde yaşansa, ve gerektiğinde (dalgıçlık yapmak gibi)  0 metrelere inilip, kısa sürelerde kalmak,  sonrada tekrar dağlara çıkmak,  çok daha uygun bir yasam sekli. Atalarımız, göçebe bir yaşam sürerken bunu farkındalarmış,  peki biz niçin unuttuk?  Kim unutturdu?  Niçin su altındaki dalgıçlar gibi sürekli basınç altında kalmaya zorluyoruz kendimizi.  ???
15 Ağustos Cumartesi günü, farklı yerlerden farklı vasıtalarla yollara düşmüş 40 meczup(!) sırası ile ,Trabzon Rize ve Pazar'da buluştuk ve bizi bekleyen araçlarla, fırtına gibi, Fırtına vadisine daldık. Fırtına deresini takip ederek, muhteşem manzaralara faltaşı gibi açılmış gözlerle bakarak, böyle yerlerin hala varolabildiğine inanamıyarak  Zil kaleye kadar vardık. Zil kale bu vadide kurulu 3'lü kale sisteminin (2. si olan Kale Bala'yi daha sonra ziyaret edecegiz) ilki olup, nehir yatağından 100 m , denizden ise 750 m  yüksekliğe sahip, küçük bir gözetleme kulesi. Vadiye hakim konumu ve diğer kalelerle görüş mesafesi nedeni ile buradaki her uygarlık tarafından kullanılmış. Zil Kale'e ziyareti ve   resimlerin çekilmesinin ardından , fazla gecikmeden kalacağımız pansiyona ulaşmak için araçlarımıza bindik ve Toşi pansiyona ulaştık.
Toşi pansiyon, Fırtına Vadisinin içinde olmasına rağmen 1250 m yükseklikte, ormanlarla çevrili, Fırtına deresinin yanında kurulmuş, ağaç evlerden oluşan bir şirin pansiyon.  Manzara ,daha  çok eskilerin hatırlayabileceği, televizyonları n tek kanal ve siyah beyaz olduğu dönemlerde yayınlanan, "Küçük Ev"  yada "Bonanza" dizilerinin çekildiği bölgeyi andırıyor. Toşi pansiyonu işleten ailede ortama uyum sağlamış, sessiz, huzurlu, sıcak dost canlısı bir ekip. Cüneyt, eşi  Mukime, kardeşi Bennur, küçük kızı Ülküm, her işe zevkle koşturan ve yüzünden gülücüğü hiç eksilmeyen Sultan ve Ahmet ve bizleri günlerce araçları ile taşıyan,rehberlik eden,yorulanları sırtlayan, çoban Ahmet, (asıl adı Mucip- ül- rahman olup, harf karaborsası yaptığı için bu adı kullanması yasaklanan) Mucip ,Bilgin ve Veysel  ile tanıştık.
Bu muhteşem ekip orada kaldığımız bir hafta süresince, bizleri memnun etmek, rahat ettirmek için ellerinden geleni, bir dost muhabbeti , bir aile sıcaklığı içinde yaptılar ve ilk günden itibaren ekibin değişmez elemanları oldular.
Kısa bir çay molası sonrasında da odalarımıza yerleşerek, ertesi günkü zorlu etap için dinlenmeye çekildik.
Devam edecek.

Rapor no 2 /8 -16.08.2009-Verçenik yayla-Kapılı göller

Sabah erkenden yapılan güzel bir kahvaltı sonrası, bizleri Verçenik yaylaya götürecek olan araçlarımıza yerleştik ve güneye tepelere doğru çıkmaya başladık. Yoldaki doğal maden suyu kaynağında  verilen kısa bir mola sonrasında, yaklaşık 2 saatlik bir araç yolculuğu (18 Km) yaparak  2.620 m yükseklikteki Verçenik Yaylasına ulaştık. Burada son hazırlıklarımızı yaparak  saat 11.30 'da yürüyüşümüze başladık.
Kaçkarlardaki olağan yağışlı hava, yerini parlak bir güneşe bırakmış, etrafımızda yüzlerce farklı çiçekler arasında neşe içinde, 3,5 km uzaklık, 330 m yükseklikte ki  Kapılı göllere doğru tırmanışa başladık
Zaman zaman dik yamaçlar ve zorlu yürüyüş, grubun ikiye, hatta üçe bölünmesine sebep oldu. İlk grup, hızlı bir tempo ile önden giderken, Yılmaz, Funda,Mehmet ve Günce'den oluşan ikinci grup ise farklı bir rotadan, Kapılı Göllerine yöneldi. Kalan ekip ise uygun tempoda Kapılı göllere ulaşmak için yollarına devam etti.
Güzel bir havada ,  sıcak sohbetler eşliğinde, zaman zaman kısa molalar verilerek yapılan 3,5 km tırmanış Saat 14:00 sularında  2.950 m yükseklikteki Kapılı göllere ulaşmamızla son buldu. Burada, yemek molası, serinlemek isteyenler için göl keyfi,  sohbet ve harika manzaralar, ekibin tekrar toplanmasını geciktirdi.  Bu arada farklı rotadan  tırmanışta olan Yılmaz'ın ekibinden , gecikmeli de olsa Mehmet ve Günce kapılı göllere ulaştı. Yılmaz ve Funda ise dönüş yolunda tekrar ekibe katılmak üzere, 3.100 m yükseklikte beklediklerini bildirdiler.
Göl kenarındaki piknik havasında geçen öğle yemeğinin ardından, isteksizce toplanarak 15:30'da dönüş yoluna koyulduk. İniş nispeten hızlı olduğu için 17:00'de Verçenik yaylasına ulaştık.
Bu arada aldığımız tüm önlemlere, sürdüğümüz güneş kremlerimize rağmen, yayla güneşi hepimizi ciddi biçimde yakmış, beyaz olarak güne başlayanlar, dönüşte  kızılderili gibi olmuşlardı.
Yaylada, Kaçkarların konukseverliği bir kez daha kendini gösterdi, ikram edilen ayran ile boğazımızı, sıkılan kurşunlar ile de kulağımızın pasını temizlediler. Neşeli ve yorgun bir şekilde, bizi bekleyen araçlarımıza binerek, evimizin (Toşi pansiyonumuzun) yolunu tuttuk.
Artık ailemizden olan Bennur , Mukime ve Sultan'ın hazırladığı nefis yemekleri, biraz da açlıktan silip süpürdük. Sohbetler   arasındaki şen kahkahalarımızla  vadiyi çınlattık.
Gecenin sonunda, yorgun ama mutlu bir şekilde odalarımıza dinlenmeye çekildik. 
Devam edecek.

Rapor no 3 /8 -17.08.2009-Çat köyü-Palovit şelale-Gito yaylası
Kaçkarlara gelir gelmez, koşa koşa dağlara çıkmamız, 2.000- 3.000 metrelik Verçenik yaylasında dolaşmamız, hem ruh hem de beden sağlığımızı etkiledi. Yüksek irtifadaki az ama tertemiz oksijen, bizim gibi deniz kıyısında, kirli havada yaşayanlar için şok etkisi yaptı. Herkesin yüzündeki bitmeyen gülücük belki kabul edilebilirdi, ancak vücutlarımız isyan etti, yüksek irtifadan kaynaklanan hafif baş ağrıları nedeni ile,   bugünün programı biraz daha hafifletildi. Bu nedenle Çat köyü ve Palovit şelale gezileri devreye sokuldu.
Neşeli bir kahvaltı sonrası saat 10:00  sularında araçlarımıza binerek 4 km mesafedeki Çat köyüne ulaşıldı.
Çat köyü vadinin sırtlarında 1.900 m yükseklikte, çoğu boş olan 10- 15 evden oluşan şirin bir Kaçkar köyü. En dikkat çekici yanı  önündeki ,  ki buralarda nadir olarak bulunan, geniş bir düzlüğe sahip olması.
Köyde yaşayan az sayıda insanlarla yaptığımız kısa bir sohbetin ardından, 11:30 'da  yürüyüşümüze başladık. Hedef 2 km uzakta ancak 650 metre aşağıda bulunan Toşi pansiyona, dik bir yokuştan orman içi patikaları kullanarak, inmekti. Tüm ekip neşe içinde, dikkatli bir şekilde inişi tamamladı ve hazır olan kumanyalarımızı alarak, Arabalarla Palovit şelalesine hareket edildi.
Palovit şelalesi Toşi'den 24 km uzaklıkta, denizden 800m yükseklikte, yaklaşık 10- 12 m yükseklikten dökülen, debisi yüksek bir şelale. Bir grup şelale üzerinde piknik yapıp, yemeklerini yerken, diğer bir grupta, suyun soğukluğuna aldırmadan şelale de yüzmeye gitti. (tam olarak şelale değil de şelalenin döküldüğü kesimdeki durgun suda yüzüldü)
Yemek sonrası dinlenme molası ardından, ekip daha önce planlandığı üzere ikiye ayrılarak, 20 kişilik bir grup Gito yaylası-Koçira pansiyonda kalmak üzere, diğer grup ise Toşi pansiyona dönmek üzere 16: 30' de yola cıkıldı. (Koçira pansiyonun kapasitesi nedeni ile 20'şer kişilik gruplar halinde kalınması gerekiyor)
Yaklaşık 1,5 saatlik, dik ve bozuk orman yolundan çıkılarak 18.30'da Gito yaylasına varıldı.
Yol boyunca sis altındaki orman manzarası, biran da değişti ve yerini bulutların üzerinde güneş açmış muhteşem bir manzaraya bıraktı. ,2.010 metre yükseklikteki Gito yaylasından ,sis bulutları altında kalmış tüm Fırtına vadisi ile, bu bulut denizinin içindeki adalar gibi görünen, güneş in son ışıklarında yıkanırken, yeşilden, maviye, kızıldan, griye dönüşen muhteşem Kaçkar zirvelerine bakmaya doyamadık.
Sonunda güneşin batışı ve gelen sis altında, bu muhteşem manzaradan zorlukla ayrılarak Koçira pansiyona yürüdük.
Koçira Hemşin dilinde "tutumlu kadın, evde bırakaılan nöbetçi kadın" anlamında bir sözcük olmasına rağmen Japonca da günlük dilde "buraya gel" anlamında    da kullanılan bir sözcük. (Hemşinlilerle Japonların nasıl bağı olduğunda çıkaramadık ama) Hemşincemiz zayıf olduğu için Japonca anlamını dikkate alarak çağrıya uyduk.  Zaten  pansiyonun adına uygun bir kadın bile yoktu. Onun yerine Pansiyon sahibi, dost ve sanatçı insan (gibi görünen) Serhan Pınar ve arkadaşları İbrahim ve Tugay bizleri karşıladı.
Evin atmosferi bir pansiyondan çok, eski tüfeklerin bir kaçış,bir sığınma yeri, her şeyi silip süpüren modernliğe karşı bir başkaldırış, son direniş noktası havasında, loş ışıklar ve içilen şaraplar eşliğinde sosyolojik ve sanatsal tartışmaların yapıldığı bir ortamı yansıtmakta.  Anacak izole bir yaşamın getirdiği, insan ilişkilerindeki zafiyet de gözden kaçmamakta. Bu da doğaya dönmenin, bir süre sonra aslına dönmek, olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Burada nezakete gerek yok. Her şey  doğal, kabalık bile.
Kısıtlı olan odaları paylaştık,  soğuk çorbalarımızı içtik, az pişmiş balıklarımız yedik,  şarkılar söyledik, güldük eğlendik, gece geç saatte de odalarımıza dinlenmeye çekildik.
Ben de dahil bir grup arkadaş kısıtlı oda sayısı nedeni ile salonda, bulaşık makinesi, elektrikli testere ile odun  kesilmesi (Mucip'in horlaması gerçekten de bu tondaydı), ve diğer horlama sesleri arasında dinlenmeye çalıştık.
İlginç olan ise, yukarda belirtiğim tüm olumsuzluklara rağmen, Yayla havasından mı nedir, 
Hiçbirimizin kalkıp gitmek aklımıza gelmedi. Normal olarak bir deniz kıyısındaki pansiyonda yaşanacak bu tür olumsuzluklar, doğrudan kavga sebebi iken, Gito yaylasında çok normal karşılandı.. Herkes mutlu neşeli (gibi?) görünüyordu.
Devam edecek.

Rapor no 4 /8 -18.08.2009-Ambarlı Yayla-Balıklı Göl-Zirve

Sabah kahvaltısından sonra saat 10:00' da Gito yayla çıkışında Toşi de kalan ekiple buluşarak, araçlarla Ambarlı yaylasına hareket ettik. Yol boyunca Toşi ekibi dün gece yedikleri mangalı ve yaptıkları eğlenceyi anlatarak bizi gıcık  ettiler. Bizde onlara  "Sushi alabalık yedik, şarkılar türküler eşliğinde sosyal ve sanatsal içerikli tartışmalar yaptık" diye gaz verdik.
Saat 11: 00 'de Toşi'den 35 km, Gito yaylasından 13 km uzaklıkta, 2.435 m yükseklikteki Ambarlı yaylasına ulaştık.
Planımız, yolumuz üzerindeki İkiz göllerde yemek molasının ardından, 5,5 km mesafedeki Balıklı göle ulaşmak, isteyen bir grubunda zirve yapması şeklindeydi. Bu nedenle Zirve yapmayı planlayan ekip önde olmak üzere yürüyüşümüze başladık.
2.200 metre yüksekliklerde orman bittiği için, bol otlu, zaman zaman taşlı, dik yamaçlardan, yanımızdan akan derenin şırıltılarını dinleyerek, tırmanarak   2.813 m yükseklikteki İkiz göllerde yemek molası verildi. Bu arada dileyenler göle girip yüzdüler.
Yemek molasının ardından Zirve yapacak ekip Soner ve Çoban Ahmet'in rehberliğinde hızlı tempo ile önden ,  kalan ekip ise uygun bir tempo ile Balıklı göle doğru hareket ettik.
Balıklı göle varışımızda yükseklik (2.945 m) bizi kesmemiş olacak ki,  5 kişi (Yılmaz, Güney, Filiz, Burcu ve ben), biraz da Güney'in ısrarı ile,  daha yakın ancak daha dik bir zirveyi tırmandık. Son bölümde Burcu kaytarmış olsa da, kalan 4 kişi, 3.180 m'lik zirveye ulaştık.
Diğer Zirvede ki Soner'in ekibi ile telsiz aracılığı ile yaptığımız görüşmede onların yüksekliğinin 3.160 m olduğunu öğrenince de dilimize düştüler.  Bütün gün zirve yapacağız diye hazırlık yapan, yürüyüş esnasında " kenara çekilin yol verin biz zirve ekibiyiz" havalarında yanımızdan geçen profosyonel dağcılar görüntüsündeki   ekip,  3'ü yaşlı, biri 12 yaşında olan amatör bir ekip tarafından geçilmişlerdi. En  çokta Güney'in " bu ilk zirvem. 12 yaşında 3.180 m yaptıysam, 18 yaşında Everest'e çıkarım artık" sözleri ağır gelmiş olacak ki, "Yılmaz ile kendi Gps'lerinin 50 m farklı gösterdiğini, aslında daha yükseğe cıkmış olmaları gerektiğini, gerçekte çıktıkları tepenin  3.210 olması gerektiğini vs" söyleyip durdular. Gençlerin bu hırsını makul görüp, fazla üzerlerine gitmedik. Biraz daha çalışıp, uğraşsalar ilerde bizi bile geçeceklerine eminiz.
16:00 gibi  hep beraber dönüşe geçtik. Akşam sisi de bastırınca, tel kol yürüme pozisyonunu bozmadan, sis ve hafif yağış altında Ambarlı yaylaya ulaştık.
Burada bizi bekleyen araçlarımıza binerek, önce Gito yaylasına, (Koçira pansiyonda kalacak ekibi bıraktık), 20:15 sularında da  aç ve yorgun bir şekilde Toşi pansiyona vardık.
Mukime, Bennur ve Sultanın hazırladığı yemeklerin nefis olması mı yoksa, dünkü pişmemiş alabalık, ve bugünkü küçük sandviçlerin etkisinden mi bilemiyorum, ama tüm yemekleri silip süpürdük.
Yemek sonrası şarkılı türkülü (teşekkürler Latife), tulumlu, horonlu bir eğlencenin ardından dinlenmeye çekildik.

Devam edecek.

 

Rapor no 5 /8 -19.08.2009-Elevit Yaylası-Tirovit Yaylası-Karmik Gölü
İnsan burada dağ havasının verdiği güçle, ne kadar yorgun olursa olsun sabah erkenden uyanıyor.  Yine erkenden ama bu defa  sisli bir güne uyandık. Kahvaltının ardından hazırlıklarımızı yaptık. Bugünkü parkur kısa olduğu için acele etmeden saat 12:00 de bizi bekleyen araçlarımızla Toşi'den 7 km uzaklıktaki Elevit yaylasından geçerek, 14 km mesafede, 2.419 m yükseklikteki Tirovit yaylasına ulaştık.
Havanın sisli olması ve yağış ihtimali nedeni ile burada ekip ikiye ayrıldı. Bir grup, araçlarla geldiğimiz yoldan, yürüyerek Elevit üzerinden Toşi'ye dönerken,  diğer ekip sis ve hafif yağış altında 2,5 km uzaklıktaki Karmik gölüne dogru 13.00 'de  yürüyüşe geçti.
Nispeten kolay bir tırmanış ile, sis ve hafif bir yağmur altında, solumuzda akan dereyi,sisler arasında zaman zaman kaybederek, kırsal da açılmış farklı çiçekler arasında sohbet ederek 2 saat sonra 2.820 m yükseklikteki Karmik gölüne ulaştık ve yemek molası verdik.
Çok güzel bir göl olduğunu söylediler, ama biz sisten dolayı sadece anlatılanlara inanmak zorunda kaldık. Herhalde öyledir. Zaman zaman "bu dünkü yaylaya benziyor,, aynı göllere farklı noktalardan mı yürüdük yoksa, Çoban Ahmet dönderip dönderip aynı yayla, aynı göle cıkarıp bizimle kafa mı buluyor" düşünceleri arasında, sisten ve karışık düşünceler bulanmış kafalarımız ile 16.15 te dönüşe geçtik
Yolda Coban Ahmet " aha bu fınduk otudur, aha bu Frenk üzümüdür,, diye diye İneklerin bile beğenip yemediği bilumum otları bize yedirdi. İçimizde birkaç üniversite bitirmiş biz cahillerde ona inanıp hiç itiraz etmeden yedik.  Daha sonra rehberler biraya geldiğinde " uy daa bugün doktorlara, mühendislere sıçan  otunu,  fınduk otu diye yedirdim, hiç bi boktan anlamıyor cahiller" diye epeyi bir geyik yaptıklarına eminim.
Tirovit yaylaya varışımız 17.30' buldu. Burada bizi bekleyen araçlarımıza binerek evimize geri döndük.
Akşam yemeği ve arkasından Latife Sultanın şarkıları sadece bizi değil, Zonguldak'tan gelmiş bir fotoğraf kulübü üyelerini de mest etti. Onlarda bizim gibi ağızları açık hayran hayran  Latife Sultanı dinlediler, eşlik etmeye çalıştılar. Coşku bir ara o kadar arttı ki, Tulum ve Horon ile yola çıkıp yolu, olmayan trafiğe kapattılar.
Fotoğraf  kulübü üyeleri Latife Sultanın sesinden o kadar etkilenmişler ki, sonraki günlerde de nereye gitsek (tesadüfen !!) karşımıza çıkmaya devam ettiler.

Devam edecek.

Rapor no 6 /8 -20.08.2009-Baş yayla-Kale köyü-Kale Bala

Havanın bu günde sisli ve yağışlı olması nedeni ile, program biraz hafifletildi. Yüksek rakımda sis içinde hiçbir şey göremeden yürümek yerine, araçlarla sisin başlangıç noktasından aşağıya, nispeten sisin az olduğu vadiye doğru yürüyüş yapılması planlandı.
Ekip bu defa üç gruba ayrıldı.. Bir grup araçları ile 2.438 m yükseklikteki Baş yayla'dan 2.grup ise 2.180 m yükseklikteki Kaleköy' den  vadiye inerek Toşi pansiyona doğru  yürüyüşe geçtiler.  3. grup ise Toşi  pansiyonda  Okey masasında, ter attılar.
Günlük yürüyüşümüze, saat 11:00 de,  Kaleköy çıkışındaki,  Kale Bala'yı (gözetleme kalesi/ kulesinin 2.ayağı) ziyaretimiz ile başladık. Bu  Zil kale'den daha yüksek bir mevkide (2.027 m ve biraz daha harap bir kale.
Orman yollarından aşağı vadiye doğru inerken, ne kadar doğru bir karar vererek, aşağıya doğru yürüdüğümüze   tekrar tekrar memnun olduk.
Sanki dev bir botanik bahçesinin içinde yürüyorduk. Önümüze, çocukluğumuzdaki masallardan kalma büyüleyici güzellikte ve bir o kadar da korkutucu ormanlar, Şirinlerin köylerini andıran rengarek mantarlar, örümcek ağlarına dizilmiş su tanelerinden yapılma inci kolyeler, hiçbir kuyumcuda göremeyeceğiniz,  yeşil yapraklar üzerinde, kristal elmaslardan çok daha güzel ışıldayan su damlaları bezeli broşları hayranlıkla izleyerek aç ruhlarımızı doyurduk. En ünlü pastanelerde dahi tadını alamayacağınız, ahududular- böğürtlenler, frenk üzümleri ile de karnımızı doyurduk.
Sürekli değişen muhteşem manzaralar arasında, nereden çıktığı belli olmayan şelalelerden sular içtik, yanıbaşımızda, dünyanın en güzel senfonisi gibi şırıl şırıl akan Fırtına deresi ile hayallerimize aktık,  muhteşem manzaralı yüksek vadilerden aşağılara bakarken hayranlık ve korkuyla ürpererek, dünyanın en basit ama en lezzetli sandviçlerini yedik.
Dostlarımızla, sohbet ettik, güldük, eğlendik, hayal kurduk, hüzünlendik.
Kendi içimizde, geçmişimizden geleceğe binlerce kilometre süren bu harika yolculuk (gerçekte Başyayla'dan Toşi'ye  15 km),  16.30'da Toşi'ye varmamızla  ne yazık ki son buldu.
Akşam yemeği, gün içindeki yaşadığımız, mutluluklar, sevinçler, hüzünlerin bir harmonisi şeklinde geçti. Duygu seli içinde oradan oraya savrulan ruhlarımıza, bir de Latife Sultanın büyülü sesi son darbeyi vurmuş olacak ki ,   patlama noktasına gelenlerin haykırışları, yola çıkıp Horon eşliğinde gece geç saatlere kadar devam etti.

Devam edecek.

Rapor no 7 /8 -21.08.2009-Ayder- Aşağı Kavrun ve Yukarı Kavrun Yaylaları

Sabah Toşi'de yaptığımız son kahvaltının ardından, gönlümüz hiç istemese de bu cennet vadiden ayrılmak için hazırlandık. Son bir haftadır bizi kendi aileleri gibi bağırlarına basan, Kaçkarlar gibi nadir kalan bu dost aileden, Cüneyt, Bennur, Mukime, Sultan, Ahmet ve şirin Ülküm' den ayrılmak kolay olmadı. Duygulu ve içten sarılmaların ardından çok zor da olsa, Ayder'e doğru yola çıktık.
Yolda, Zonguldaklı fotograf  kulubünden dostlarımızın (Latife Sultan'ın yeni müridleri) kaldıkları  Doğa otele (Çamlıhemşin) uğrayıp onlarla da, Ayder' de tekrar görüşmek üzere şimdilik vedalaştık.
Vadi içindeki virajlı yollarda 2,5 saatlik bir araç yolculuğu sonrasında 13:00' de Ayder yaylasına ulaştık  Gece kalacağımız Haşimoğlu Otel'e çantalarımızı bırakıp, 12 km uzaklıktaki Kavrun yaylasına hareket ettik. Fondaki Muhteşem Ayder vadisinin görüntüsü eşliğinde, virajlı dağ yollarından Aşağı Kavrun yaylasını geçerek, sisler arasındaki Yukarı Kavrun yaylasına 15:00'de vardık.
Buradaki mıhlama, kıymalı yumurta, ve muhtelif poğaça çeşitlerinden oluşan yemeğimizin ardından, araçlarımızla, orman seviyesine kadar inerek, ormanın başladığı ve nispeten sis olmayan bölgeden, Ayder'e doğru yürüyüşümüze başladık.
Zaman zaman ormana girip, harika mantar resimleri, çeşit çeşit çiçek resimleri çektik. Şelalelerin yanından, derelerin, çavlanların üzerinden geçtik. Her dönemeçte önümüze çıkan muhteşem doğa manzaralarını seyretmekten sarhoş olmuş bir şekilde, Ayder'deki otelimize döndük. Sıcak su kaynaklarında bir haftalık kirimizi attık, temizlendik.
Akşam Çise restaurant'ta bir nevi veda yemeği düzenledik. Şarkılar, türküler eşliğinde, dans ettik, oynadık, horon teptik. Gecenin ilerleyen saatlerinde Fotograf   kulübünden dostlarımızın da katılımı ile kurtlarımızı döktük. Yorgun ama mutlu bir şekilde odalarımıza dinlenmeye çekildik.

Devam edecek.
Rapor no 8 /8 -22.08.2009-Sumela Manastırı-Dönüş

Her rüya sonunda bitermiş. Bunu acı da olsa tekrar anladık. Bugün, herkes yorgun ve keyifsiz uyandı. Yüzler gülümsese de, insanlar kibar bir şekilde birbirine"Günaydın" dese de, bakışlarda bir hüzün,  seslerde bir acılık hissediliyordu.  Dışardan bize bakanların, "dün geceden kalan içki ve eğlence yorgunu bir grup" gibi yorumlayacağı bu durum ile ilgili gerçeğin, ne yazık ki sadece, bizler farkındaydık.  Sonunda bizde, bir haftalık geçiçi cennetimizden, elmayı yemiş Havva ve Adem gibi   kovulmuştuk işte.
Buna rağmen sahte gülücüklerle, günlük programlar yaparak kendimizi avutmaya, acımızı hafifletmeye çalıştık, sanki hiç kovulmamış gibi.
Hepimiz istemiye  istemiye toparlandık, günlük programlarımıza ve gidiş saatlerimize göre araçlarımıza doluştuk.  Bizim grup, Sümela manastırına gitmek üzere Ayder'den bira erken hareket etti. Rize'de hediyelik çay alımı sonrasında Trabzon, Maçka üzerinden Sumela manastırına çıktık.
İnsan Sumela manastırını görünce, vadinin içinde bu kadar yüksek bir bölümde, yıllarca önce taşlarının oyularak, taşınarak bu kadar kompleks bir yapının yapılmasının sırrını, teknoloji, para ve  güçle değil ancak aşkla mümkün olabileceğini, anlıyor
Yıllar içinde,  farklı politik güçler ve   farklı devletlerin egemenliğinde kalmasına, farklı nedenlerle  bilinerek hasar verilmiş olmasına ve geçen zamana inat, halen görkemini koruyan,  muhteşem bir eser.  Bazı bölümleri restore edilmiş, bazı kısımlar ise  restorasyon nedeni ile ziyarete kapalı olmasına rağmen, mutlaka gidilmesi görülmesi gereken bir yer.
Manastırdan aşağıya yer yer merdiven biçiminde düzenlenmiş, orman içi patika yoldan, inerek, aşağıda bizi bekleyen diğer ekip üyeleri ile buluştuk. Kısa bir yemek molasının ardından da ,  uçuş saati erken olanları Havaalanına bırakmak üzere Trabzon'a hareket ettik.
Akşam geç saatte uçacak olan bizler de, Trabzon' da ki forum alışveriş merkezinde vakit geçirdik, ve  gece 21.50 uçağı ile yine İstanbul'a döndük.
Sonuç

Son bir haftadır, (belki size  uzun gelen, benimse kısa kısa anlatmaya çalıştıgım ama gerçekte pekte başarılı olamadığım) güzel bir aktivite daha ne yazık ki son buldu. Bu tür güzellikler, ne yazık ki anlatılması yazılması en zor şeyler, kelimeler genellikle yetersiz kalıyor. Okumak, dinlemek yetmiyor, yaşamak görmek lazım.
Biz bir avuç şanslı insan, kısa bir süre için de olsa, bunları yaşadık, gördük, dilimiz döndüğünce de anlatmaya çalıştık.
Güzellikler karşısında, bazen şok olduk, dilimiz tutuldu..
Bazen mutlu olduk, kahkahamız yankılandı vadilerde...
Resimler çektik , bu güzellikleri ölümsüzleştirebilirmiyiz diye.
Bazen de fotograf  makinesini yerlere attık, bu güzellikler bu makineye sığamaz diye...
Bazen umutlandık, çevreye duyarlı bir avuç insan halen inatla yaşıyor diye.
Bazen de umudumuz kırıldı, üzüldük güzelim deredeki çöpleri görünce...
Bencilce sevindik, bu güzellikler yok olmadan görebildik diye..
Sonra farkına vardık üzüldük, çocuklarımız göremeyecek diye.
Tırmandık tepeleri nefes nefese,  baktık aşağılara gururla, zirve yaptık diye, 
Kös kös oturduk sonra, daha çıkılacak onlarca zirveyi görünce önümüzde...
Görünce Fırtına vadisini,  fırtınalar koptu yüreklerimizde.
Üzüldük ayrılırken niye sürekli yaşayamıyoruz buralarda diye..
Farklı farklı insanlar bir araya geldik önce saygılı, ürkekçe.
Herkes  rengini kattı,  gökkuşağı olduk vadide,  bir sevgi yumağı, bir samimi aile olduk, kopamadık günlerce.. 

Bu programı düzenleyen, katılan, emegi geçen herkese tekrar tekrar teşekkürler.
(bir tek Hasan abiye, ben teşekkür etmiyorum, hatta kızıyorum, niye buralara bu kadar geç getirdin beni diye. " ne yani daha önce de çağırdık sen gelmedin" sözünü de kabul etmiyorum.   Zorla getirseydin kardeşim. İnsan dostunu, o istemese bile, ayağından sürükleyerek getirmeli, güzellikleri onunla da paylaşma adına. )
Devam etmeyecek.

 

Cengiz Eker

 

 

 


Duyurular

TEMMUZ 2010
-----------------------
Grup Buluşması
15.07.2010
Beyoğlu buluşmsı Detaylar için tulaykara2008@hotmail.com
------------------
Eğitim - Seminer

-----------------
Amatör Tiyatro Grubu Buluşması
Eylül ayına kadar ara verilmiştir
-----------------
Dalış eğitimleri devam etmektedir
-----------------
Sunum


sorularınız için trekist@gmail.com adresine mail atınız



Basından



En Son Etkinlik



Haftanın Elemanı Köşesi
İlayda ve Nil
06.06.2010
Serindere yürüyüşünde ki performansı nedeni ile haftanın elemanı seçilmiştir.
Tebrikler.







  Trekist Doğa Aktiviteleri Grubu