TREKİST LİKYA YOLU ANLILARI 16-19 Mayıs 2009
1. GÜN
Tarih: 16-05-2009 Cumartesi
Rota: Faralya - Kabak
Hava sıcaklığı : 30 Derece
Yürüme mesafesi : 8 km. (2 km çıkış )
Süre : 3.5 saat
Parkur : Orman içi - Patika
Konaklama : Olive Garden Pansiyon Fatih bey
Bu geziye katılırken ilk başlarda içimde garip bir endişe ve sıkıntı vardı, çünkü benim yaşıtım bir bireyin olacağını sanmıyordum.Geziye annem sayesinde katıldım, o bana referans oldu.Benim için tracking konusunda ilk deneyim olacağından, hemde doğa ile iç içe olmanın vereceği huzuru tatma hayalleriyle geziye katıldım.Otobüsün kalkacağı noktaya vararken, insanların benim yaşımdan fazlasıyla büyük olmaları içimdeki endişeyi daha da arttırdı.Hiç kimseyle geçinemeyeceğimi hayal edip durdum.Benim yaşımdaki biriyle yüz göz olmanın onların hoşuna gitmeyeceğini düşündüm.Ancak yanıldığımı birkaç saat geçtikten sonra anladım.Geziye katılan insanlar, yetişkin olmalarına rağmen içlerinde büyümemiş bir çocuk, daimi bir sevinç ve mutluluk vardı.Bunları yüzlerinden okuyabiliyordum.Önyargılarımdan kurtulup, onlarla konuşmaya karar verdim.İyi ki de bu kararı vermişim!Çok zaman geçmeden, herkesle olmasa da bir takım insanla tanıştım ve gayet sıcak arkadaşlıklar kurdum.Kısa zamanda pek çok konudan bahsettik ve birbirimizi tanıdık.Ben onların, onlarda benim hayatımı dinlediler ve sohbetler uzayıp gitti.O anda önyargılarımın ne kadar gereksiz ve saçma olduğunun farkına vardım.İnsanlar benimle konuşurken, bana bakarken, bir çocuktan çok, kendi yaşlarındaki bir birey gibi çekinmeden, sıcak ve rahatça konuşuyorlardı.Onlarla konuşmak beni çok mutlu etti ve bu konuşmaları yaptığım kişilerle günlerce beraber olacağımı bilmek beni çok sevindirdi.İnsanların hepsiyle henüz tanışmamıştım, fakat tanıdığım kadarıyla insanların ne kadar içten ve doğaya karşı büyük bir aşk besleyen kişiler olduğunu farkettim.Böyle insanlarla bir araya gelmek benim için çok kıymetliydi ve bu zamanı onlarla iyi geçirmeyi fazlasıyla istiyordum.Hayaller kurmaya başladım, herşey çok güzel olacaktı, çok abarttığımı sandım ama değildi, abarttığımdan daha da güzel geçti günlerim...Molalarda insanlarla daha sıkı ilişkiler kurdum.Henüz tanışmadığım ama şimdi çok sevdiğim arkadaşlarım olan kişilerle yavaş yavaş bir bağ kurmaya başladım.Onlarsa benden daha açıktılar ve beni hiç yabancılamadan benimle konuşmaya başladılar.Benimle tanışmak ve benimle iyi vakit geçirmek istediklerini anladım, bunları ses tonlarından, suratlarındaki heyecandan anlayabiliyordum.Birbirlerini tanıyorlardı ve "Onu da tanıyoruz." Diyebilecek kadar dost canlısı davrandılar bana karşı.Otobüs ilerledikçe, şehirleri geçtikçe insanlarla aramdaki bağ daha da sıkılaşıyordu, her dakika bu geziye karşı daha da büyük bir umut bağladım.
Otobüste geçen saatlerin geneli uyuma faslıyla geçtiği için asıl eğlencenin ve mutluluğun henüz tadını alamamıştım.Bu bile bana yeter derken daha da samimi ve candan kişilerle tanıştım zaman aktıkça.İstanbulu arkamda bırakmıştım, sadece bu gezi ve artık arkadaşlarım olan ama o anda henüz hepsini tanımadığım insanlar vardı aklımda.Yolculuğun büyük bir kısmının bitimine doğru, kahvaltı yapma kararı aldık.Evet, bu grubumla ilk kahvaltım olacaktı ve çok heyecanlıydım.Sadece bir kahvaltı deyip geçmeyin, onlarla beraber aynı sofrada oturmak bana inanılmaz bir güven ve kıvanç aşılıyordu.Enfes bir kahvaltıydı ve daha da iyi tanımaya başladığım kişiler bu kahvaltıyı benim için hayatımın ziyafetine dönüştürdü.İnsanlar beni dinliyordu, benim yorumlarımı önemsiyordu ve benimle aynı mizah anlayışına sahiptiler.Hiçbir yabancılık veya çekinme olmadı.Uzun uzun konuştuk, kahvaltı bitti sohbet bitmedi, sürdükçe sürdü...Beni daha da yakından tanımaya başlayanlar benle daha da sıcak ilişkiler kurdular.Benim için de aynısı geçerli, onların bu kadar dinamik ve içlerindeki çocuğu yaşatan, neşeli insanlar olduğunu daha da iyi anladıkça, onlara karşı beslediğim sevgi ve güvende artıyordu.Otobüse binince, bu kişilerin içlerindeki çocuk canlandı.Herkes birbiriyle konuşmaya, şakalaşmaya, gülüşmeye başladı.Hatta dans edenlerimiz bile oldu.(: Otobüsle ilerledikçe doğanın bize sunduğu nimetler gözümün önünden geçiyordu.Ağaçlar, çiçekler, muazzam manzararlar, berrak ve turkuaz bir deniz...Bunca güzelliği görebilmek ve onlarla iç içe olabilmek benim için büyük bir şanstı.Ben o gezide belkide dünyanın en şanslı çocuğuydum, kimbilir.Faralya'ya vardığımızda artık yürüme vakti geldiği için otobüsten indik.Fotoğrafçı arkadaşlarımız bu doğa harikalarının fotoğraflarını çekmek için can atıyordu.Büyük bir hevesle koşuştura koşuştura tabiatın fotoğraflarını çektiler.Beni de hemen aralarına aldılar.Fotoğrafların bir çocuğunu orada tanıştığım arkadaşlarımla çektirdim.Beni hemen aralarına aldılar ve bu anları ölümsüzleştirdiler.Artık ben de onlardandım.Bu gruba aittim, bu ailenin bir ferdiydim.Onlar beni tanıyordu, ben de onları tanıyordum artık...Yolun üzerine akan şelale en çok ilgiyi üstüne çeken unsurdu.Gerçekten de çok güzeldi.Kendimi bir an için içine bile atmak geldi.
Hazırladığımız sandviçlerimizi yedikten sonra, ilk yürüyüşümüz başladı.Güneşin tatlı ışıkları üstümüze düşerken, huzur dolu bir rüzgar okşuyordu suratımızı.Ağaçlar, güneş, bütün doğa bizimle beraberdik.Çektiğimiz her nefeste ciğerlerimize temiz havadan çok, mutluluk ve huzur da karışıyordu.Yol uzundu fakat sohbet, gülüşler hepsini unutturdu bize.Yürüdüğümüz yolun bittiğinin bile farkına varmadım desem yeridir.Kalacağımız pansiyona vardık ve burada inanılmaz bir çekicilik vardı.Bungalovlar, doğa bana sesleniyordu.Kollarını açmıştı, sanki doğa bizi bekliyordu, bu grup için oluşmuştu bütün bu doğa mucizeleri.Yorgunluğumuzu üzerimizden atmak için denize girmeyi kararlaştırdık.Denize girmek için ayrı bir yorulduk gerçi ama değdi. Bu turkuaz ve berrak denizin içinde olabilmek benim için büyük bir şanstı ve bu şansı yaratan ve keyfi daha da eğlenceli kılan benim arkadaşlarımdı.Denizden çıkıp pansiyona döndüğümüzde herkesin üstünden bir ağırlık kalkmıştı.Herkes gülümsüyordu ve sohbetler asla durmuyordu.Herkesin suratındaki neşe beni de neşelendirmeye yetti.Kendimi yanlız hissetmeme asla izin vermediler.Kötü duygular İstanbulda kalmıştı, dönene kadar mutluluklar,güneşler benim kollarımdaydı.Akşam yemeğini yediğimiz gibi hemen çardağa oturduk.Çardaklar bizim akşam ritüellerimizi geçirdiğimiz yerler oldu.Sohbetin daha da tatlılaştığı, tüm insanların bir uyum içinde güldükleri ve eğlendikleri bir yer haline geldi.Beni de aralarına kattılar.O anda anladım ki, bu geziye katılma konusundaki endişelerim boşaymış.Benden büyük olsalar bile içlerindeki çocuk daima canlı ve diri.Yüzlerinde baki bir mutluluk var.Doğaya aşık bu insanlarla vakit geçirmenin kıvancını taşıyorum.Bir aile gibi, herkes birbirinin yardımına koşuyor.Sıkıntılar veya sorunlar ortada yok dersem abartmam herhalde.Doğanın ve güzel akşamların keyfini çıkaran bu insanlarla inanılmaz bir tatil...Doğayla iç içe, sadece burnumuzda ağaç kokuları, kulağımızda tabiat ananın sessizliği, tenimizde ıslak bir deniz, uykulu bir rüzgar...Hayatımın en güzel gezisi.İlk deneyimim olsa bile, hayatımın en güzel anlarında çerçevelendi.İnsanların birbiriyle olan uyumu, birbirilerine olan saygıları ve sevgilerini anlatmama gerek bile yok bunca cümleden sonra.Özellikle benim yaşıtımdaki insanların, önyargılarından arınarak ve bu insanlara katılarak, beraber müthiş bir gezi geçirmelerini diliyorum.
Toygun Deniz Karahasanoğlu
2. GÜN
Tarih: 17-05-2009 Pazar
Rota: Kabak -Alınca
Hava sıcaklığı : 30 Derece
Yürüme mesafesi : 10 km. (6 km dik çıkış )
Süre : 5-6 saat
Parkur : Orman içi - Patika
Konaklama : Alınca Bayram Ali
İkinci günün önemli sözleri:
"Doktorcum civanım! Tülay! Elif! sizler en öne gelin.." Öncü insan hızlı insan Hüseyin
"Durma Elif, ufak ufak devam.." koro halinde grup elemanları
"Allaam sana geliyorum." Elif
Bu sözler neden ikinci güne damgasını vurdu?!.. okumaya devam.
Sabah Kabak Koyu'nun muhteşem manzarası eşliğinde gözünü açan grup, Fatih'in ve mutfaktaki "saçları anormal uzun" yaşlıca bayanın ellerinden çıkan güzide kahvaltı sonrasında artık tırmanmaya hazırdır. Ama o da ne.. fonda ingilizce mırıltılar.. Allaam bu ingilizler ne zaman susacak? Nedir bu kardeşim yaa, ben uyurken konuşuyordunuz uyandım hala konuşuyosunuz!. Madem bu yeryüzü cennetine gelip yalnızca car car konuşacaksın niye zahmet ettin buralara kadar, otur hide park'ta konuş akşama kadar !!
Sakin ol elif sen buraya doğaya karışmaya geldin, uyma elin anglo saksağanlarına..
Evet ikinci güne başlarken ana tema "Tırmanmak" . Bir gün öncesinden birbirini dürten çeşitli grup elemanları karşı dağı parmakları ile gösterip "Yarın taaa orada olacaz, saatlerce tırmancaz vay bee " şeklinde ruhsal hazırlığa başlamıştır zaten. Fakat mevsim gereği hava çok sıcak olunca yürüyüşe daha geç başlanması ve sabahtan deniz keyfi yapılmasına karar verilir. Gerçi deniz dediğin yere de ancak yarım saatlik bir iniş parkurundan sonra ulaşılabildiği için bu durum tırmanma miktarını arttıracak kesin ama ne yaparsın daha yakında deniz yok.
Tesellimiz deniz sonrası duşumuzu bir şelalede alacağız! Vay süüpper!
Deniz keyfi, Cengiz'in zarif jesti ile gelen iki çaydanlık dolusu çay, sahilde bulunan ölü müren balığının muhteşem kokusu , Gökçe'nin deniz içerisinde çeşitli kereler "Gökçe balıııkkkk!!" şeklinde korkutulması ve tanıdık çığlıklar. Evet keyifli saatler çabuk geçer.. Saat 13:30 gibi artık şelaleye doğru yürüyüş başlamıştır.
"Shanti" isimli, yoga merkezi mi, çiçek çocuk rehabilitasyon merkezi mi olduğu konusunda tartışma götürür ilginç kamp yerini arkada bıraktıktan sonra, kısa bir yürüyüş akabinde şelaleye ulaşılır. Su buuuzzzz gibi olmakla birlikte yüksek volüm bağırış çağırış ve çığlıklar arasında yapılan keyifli şelale duşu ardından öğle yemeği yenir. (evet biz tecrübe ettik oradan biliyoruz, bağırınca su soğuk gelmiyor)
İyi de benim öğle yemeğim nerede? Yedin ya elifcim yaklaşık bir saat önce.. aa evet iştahım açıldı galiba bu gezide, yoksa ben istanbulda kuş kadar yerim Pınar'cım sağolsun kendi ekmek arasından biraz koparıp verdi ve ben yüzsüz onu da yedim, kendi kendime çok güldüm sonra bu ne açlık kardeşim .. valla dağda yiyeceksiz kalsam sizi bile yerim diye korkuyorum arkadaşlar, kendinizi kollayın bundan sonra [ kısa bir anektod anlatmadan edemeyeceğim, ben hamileyken tahmin edebileceğiniz gibi çok kilo aldım (neden acaba). Öğle yemekleri sırasında iş yerinden komik bir arkadaşım şöyle derdi "Dikkat ellerinizi çekin hemen masadan, Elif onları da yiyecek yoksa !!" 9 ay alay ettiler benimle, allahtan filler gibi iki sene hamile kalmıyor insanlar, kendime saygım kalmayacaktı valla]Neyse karnımız tok, sırtmız tuzsuz tırmanmaya başladık sonunda.
İlk başlarda ruh halim sanırım şöyleydi :
"Ne ki bu canım bıraksan beni ben bir koşu Ağrı dağına bile tırmanırım namussuzum.."
derkeeen yavaş yavaş şöyle oldu :
"Alooo ne zaman bitecek acaba bu tırmanış alooo sesim geliyor mu?"
ve en sonunda :
"ALLAM SANA GELİYORUM!!!"
"Doktorcum civanım nerdesin ses ver. Nereye gitti bu grup başı kardeşim adam uçtu gitti alooo.fındık mı hımmm alayım bari biraz.. tabii tabii buyrun öne geçebilirsiniz . bu dere yatağını boşa çıktık sanırım geri dönüyoruz. Doktorcum nerdesin iyi misin?. bisküvi mi hımmm alayım bari biraz .. Ufak ufak tırmanmak ne demek yaaa acaba ufak ayaklarımın mı olması gerekiyor iyi tırmanmak için?. Evet Ayşecim çek tabii resmimi yavrucum . çerez mi hımmm alayım bari biraz " "Durmayın sakın, o daha fena, ufak ufak hep devam edin" dış ses, Çigdemin sesi
"İyi de nefes alamıyom sanırsam ben " elifin iç sesi
" Koylara bakın arkadaşlar manzara muhteşem" dış ses
"Yok ya valla durmam gerek, şakadanak bayılcam valla" elifin iç sesi
"Yüzümün rengi istanbul'dayken de mor'du aynen bu şekilde, siz yeni fark ettiniz bence." elifin çaresiz sesi
Neyse bu keyif dolu saatler birbirini kovalarken(!) yavaş yavaş susuzluk sorununun başladığını fark eder grup elemanları. Elifin yardımına doktorum civanım yetişir, teşekkürler Pakize doktorum, roomie. su gibi aziz olasın.. tam doktorcumun da suyu bitmek üzereyken..
Grubun öncül insanı bir su kaynağı bularak ardıl insanların bu susuzluğuna bir son verir.
" Funda'cım sokma kafanı güzelim o su dolu şeye, ıyyyy valla yeşil yeşil yosunlar var"
"Akan su pislik tutmaz" -doğru söze ne denir-
"Şimdi bir şampanya olsa da içsek "
"Şimdilik su bulduk, karşı dağa varınca şampanya da bulcaz inşallah, dilemeye devam."
"Tülay su diledi bak bulduk,keşke çikolata da dileseymiş"
"Geçen seneden kalan çikolatayı bulan Yılmaz di mi?Hımmm"
Bu keyifli molanın ardından yola devam edilir. Artık tepeye varılmıştır ve manzara nefes kesicidir. Kabak koyunun yanındaki diğer koylar da görünmekte rakım beşyüz küsüre ( altıyüz küsür müydü yoksa?) vurmuş ve yükseliş devam etmektedir.Derken derken bir ev görünür uzaktan ve bir su tankeri. Yavaş yavaş yaklaşırken, su tankerinin arkasından bir ayakkabı çarpar kahramanımızın gözüne. ..
"Kurtulduk valla ben bu ayakkabıyı tanıyorum.. bu. bu. bu. Kenan ve onun ayakkabıları Bu Kenan'sa bu ev ne . vaayyy geldik valla tutmayın öpecem toprağı!! ."
"Bira var mıdır? Allaaah yaşadık valla hem de buz gibi!.."
"Ne yorgunluğu canım ben çok super geldim valla. Bir bu kadar daha yürürüm gerekirse ama önce doktorcum birer bira daha mı içsek acaba?"
O ne muhteşem manzara öyle! O ne yemek sofrası! O ne taze soğan yemeği ! Taze soğan mı ondan yemek olur mu yaaa? olmuş valla hem de çok güzel olmuş afferim ablaya.Akşam çökünce şarkılar sökün eder gelir biryerlerden. Mehmetcim evet o şarkıyı da biliyorum ama devamlı olarak "abla hadi" deme yavrucum söylüyoruz yavaş yavaş .Doktorcum hangi şarkıyı istediğini söyle biz diş fırçanı hazır edelim hemen.
Uzun lafın kısası böyle güzel, böyle değişik, böyle doğal yaşadım ben bu ikinci günü.. aynen diğer günleri de yaşadığım gibi.. buyrun Gökçe hanım üçüncü gün ile yola devam.
Sevgiyle kalın ..
Her nerede yürüyor ya da yürütülüyorsanız.
ElifNot: Güney çocuk süper çocuk, sen bugünden sonra madalyanın en alasını hak ettin...
3. GÜN
Tarih: 19-05-2009 Pazartesi
Rota: Alınca - Gavurağılı - Patara (yürünen yol Belcegiz -Gavurağılı)
Hava sıcaklığı : 28 Derece
Yürüme mesafesi : 14 km. (6 km dik iniş )
Süre : 5-6 saat
Parkur : Patika
Konaklama : Patar
Gökçe alır emaneti 2. gündeeeennnnn ve yola devam, oldu mu size 3. gün??? Dedik ya, her birimiz birer şehir yorgunu, her birimiz birer doğa aşığı ve her birimiz ayrı birer hikaye, ayrı birer terane, düştük yollara...Tahminlerden uzun süren ya da öyle gelen yollar, uykuculukla, sohbetlerle, horultularla, gece açlık krizleriyle, gırgırla, şamatayla geçti, bitti...
İlk günün şevkiyle hiç mi hiç hissetmediğimiz yorgunluklarımız, ikinci günün tırmanıııııışşşşşşşıyla tepeye vurmuştu artık! Her ne kadar şelale melale, 90'lık İngilizlerin verdiği gaz maz, gece sazları sözleri derken -ki repertuar eksiğimiz de ortaya çıktı o gece-, bize enerjimiz bitip tükenmiyormuş hissi yaşatsa da, "köşk"te fırtınalar eşliğinde geceye karışan taze soğan yemeği rayihaları (?) ve kahkahalarla canı çıkmış kitle olaraktan yataklara dağıldık!
Ben şahsen yoruldukça dinamo gibi enerji ürettiğimden ve tüm gün tırmandığımız ve ben de tırmanmayı inişten çok daha fazla sevdiğimden, gece yaşadığım enerji patlamasını doktor civanımın verdiği pembe kalpli haplara bağladığımı söyleyince, ortalıkta ciddi bir pembe kalpli hap arayışı ve miti dolaşmaya başladı! ? Ancak ümidi kesen grup üyeleri bir süre sonra odalara dağıldı...
Ama sonuç oda arkadaşlarım pınar ve Ayşe için hiç de iç açıcı olmadı sanırım, -ya da tam tersi-! (Kendilerine pek uyku fırsatı vermedim de!!!Ama ben başlattıysam, onlar da sürdürdü canıımm!) Odamızda yanan kırmızı ampulün yarattığı ambiansla tüm gece "pavyon tadındaki" "mekanımızda" sohbet edip, çatlayana dek gülüşüp durduk! En sonunda ise hepimiz "Yarın nasılsa iniş var! Amaaaannnnn!!!" rahatlığıyla uyukusuzluğu pek de önemsemeden oldukça geç vakitte uyuduk!
Yarın oldu! Günümüzü göreceğiz!
Şiş gözlerle büyüleyici manzaraya doğru kahvaltı sofrasına dizildik...Karınlar aç, manzara müthiş, sofra enfes, sabah güneşinin sıcacık renginde fotoğraf çekmeye zaten doyamıyoruz...O ayrı...Neyseeee...Doyduk, çantalar taşındı, fotoğraflar çekildi, şimdi haydi yola....
Yol üzerinde liderlerimizin alternatif arayışları! Cık! Yola devam! Sonunda şarkı türkü ilerlerken, hangi akıllımız ortaya attıysa inip yürümeye başlıyoruz; değil mi ama, oturmaya mı geldik canıımmm?
Deli ısırmış ya bizi! Öğlen 12, güneş tepede cozzzz, biz başladık yürümeye!
Kuyulardan su çektik, efenim tek dişi kalmış ninemizin fotoğrafını çektik derken efenim yollar ayrılır, araba kaybolur, güneş tepede mesaiye devam, telefonlar çekmez...Şoför kayıp! Biz kayıp! Hüseyin kahraman ya, atlar; "Biz gideriz! Yürü Gökçe!" (...Hoppalaaaa....sordun mu da ? :P! Neyse peki!)
İş dinamik ikili Gökçe ve Hüseyin'e düşer (biz artiziz ya!), gelinen yol gerisin geri yürünüyor! Telefon çekene kadar! Maksat canımız kitleye feda olsun! Yemekler arabada naaaaappaaalllıııımmm!!!! Ama nafile...
Eee pek tabii, birşey olmayınca da başa vurur illa ki ya!!! Yemekler de yok ya, sanki 2 saat evvel kahvaltı eden bizler değiliz, keçilere bile dik dik bakmaya başladık! (Hatta bana kalırsa çobanla kurulan hızlı dostluk ve samimiyetin altında yatan çapanoğlu da bu olabilir sankim gibime geliyor !!!) Bir gün öncesinin susuzluk krizi, bu kez açlık ve kıtlık krizi olarak ortaya çıkıyor! Yemek hayalleri, dünya mutfağından sohbetlerle, "bu yol da elbet bitecek canıımmmm"larla yürümeye devam...Tabeladaki kilometreler biz yürüdükçe azalacağına artıyor ne hikmetse! Yılmak yok ama, grup olmuş 17 parça! Sonunda "iniş" parkurunun inişi görünüyor ufukta!
İnişte kolay olacak diye hayal kuran bizler yaklaşık 60 derecelik dik yamaçları görünce hafiften renk değiştiriyoruz, e tabii bu renk değiikliğinde hala tepedeki güneş ve 30 derece ve plus ? sıcaklığın da payı yok değil! Enerji çok ya! Ben ve Hüseyin ve Günce önde hızla ilerliyoruz! Hemen ardımızda minik kahramanımız Güney dili dışarda, suratı bosbordo olmuş geliyor ama gıkı çıkmıyor (ee boşuna kahraman demiyoruz yani!), ve annesi! Ben frenlerim tutmayınca en öne geçiyorum, asabi şahsiyet Hüseyin sürekli ardımda sorgu sual; "sen böyle hızlı yürüyorsun ama bakıyor musun kırmızı beyaz işaretlere?", "yanlış yola sapma sakın", "bıdı da bıdı, bıdı da bıdı"! İşin yoksa didiş dur o sıcakta! Neyse yaşına veriyorum...Sus Gökçe...
Tepeden Patara manzarası büyüleyici!!! Tüm inişlere çıkışlara değiyor...İniş bitiyor sonunda köye varılıyor, köy adeta terk edilmiş, şoför hala kayıplarda! Açlıktan ölmek üzere olan biz kayıp doğaseverler, çaresizlik içinde köy yolunun iki yanına mezarlık duvarı dibine dizilip, son kalan lokmalarımzı ve suyumuzu yudum yudum gıdım gıdım paylaşıyoruz! "Son öğlen yemeği" duygusallığı hakim!
Derken minübüsün sesi, derken çoşku ve sevinç nidaları, derken kurtulduk, derken Patara, derken medeniyet, derken sahil, deniz, kum, hatta bira ve ördekler...derken yola dönüş, pansiyona tam yol!
Yol-yön tarif özürlü bir toplum oluşumuzu bir kez daha tescilleme, derken ufak bir kayboluş, sonunda pansiyon bulunuyor! Herkes odalara hücum! Tertemiz beyaz çarşaflar, sıcacık duşlar...akşam yemeğinde herkes bir güzel bir parlak olmuş...Yemekler nefis! Keyifler çakır...sohbet her zamanki gibi...
Uyku vakti gelmiş, geçiyor...kimin umrunda...Yarın yol varmış...kime ne....Döneceğiz ya, herkeste hafiften bir hüzün...kim istiyor ki...
Bitti işte.
Bir nadide gezimizin daha sonuna geldik aziz yürüyüşçüler...Bir dahaki gezimizde buluşuncaya dek sağlıcakla kalın, esen kalın, hoşçakalın...
Gökçe: Ne? Kim? Nasıl yani? Kapanışı yaptınız mııı çoktan?? Yaaaaa!!! E hani ben yapıcaktıımmm??? ? yaaa!!!
Okuyana benden küçük notlar:
Tatlı Denizimiz'den "niyet kurmayı", minik kahramanımız Güney'den de yakın gelecek icatlarını, "köpekçe" çeviri aygıtını ve yılan türlerini öğrendim, sevgili Zeynep'ten de"padişahla vezirinin öyküsünü" -isterseniz hep biraradayken de anlatacaktır-, Mehmet'in başımdan aşağı döktüğü gül yapraklarını -ki kendisi 3 gün sonra istanbul'da adımı hatırlamayacaktır ?- (ama ben unutmayacağım!), Ayşe "Kenny"nin böcek ısırığını ve bitmez tükenmez fotoğrafçılık öğrenme hevesini ve Pınar'la gece sohbetimizi, Betülcüğümüz'ün hepimize karşı sabırlı, güleç ve anaç ablalığını, Yılmaz'ın Mehmet'le birlik olup "edepsizliğini"?, Funda'nın da buna sadece kikirdemesini, Elif'imizin sessiz ve derinden patlattığı esprileri ve müziko-kliplerini, Çiğdem'in Dj'liğini ve Mehmet'i kontrol altında tutabilme başarısını, Doktor Civanım'ın beyaz şarap kardeşliğini, Ferdal sana diyecek bir şey bulamıyorum; -iki çöp verdik kafamıza kakıp durdun :p, ayrıca "o" espriye ilk gülen sendin! -, sevgili Bahar'ın nezaketini, kuzum Günce'nin sessiz karizmasını ve centilmenliğini -ki gruptaki tüm erkeklere taş çıkartır-, bir de eski sağlam sazanlardan kim kaldı; bir ben bir de Tülay!, Cengiz, senin de denizde üzerime o bööğğğk kokulu balığı sallaya sallaya koşturmanı unutmayacağım...
Hepinizi tanıdığım için çok mutluyum...Dağ-taş-toprak-deniz-doğamız-yollarımız bol olsun...Dostluğumuz daim olsun...
Lakırtı kavafı Gökçe Ü.